MAVİKOCAELİ'DE PROF. DR. GAZİ UÇKUN KALEMİNDEN DOĞU BATI / MAKEDONYA..

05 Temmuz 2018

Doğunun Batısı Batının Doğusu konferansımızın gerçekleştiği Makedonya/Ohrid'te bize eşlik eden değerli katılımcımız Prof. Dr. Gazi UÇKUN'a bize köşe yazısında yer verdiği için teşekkür ederiz.

Gazi UÇKUN'un kaleminden..

     25-30 Haziran Tarihleri arasında Makedonya’nın (yeni  adı  Kuzey Makedonya oldu) Ohrid Şehrinde Batının Doğusu- Doğunun Batısı  Kongresine katıldık. İki adet bildiri sunduk  ve aynı zamanda oturum başkanlığı yaptık. Kongrelerin  iyi tarafı hem farklı üniversitelerden akademisyenlerle tanışma fırsatının olması, hem de farklı ülkeler ve şehirlerin görülmesi. Ayrıca hiç bilmediğimiz ve ilk kez duyduğumuz  yeni  kavramları,  yeni konuları öğreniyor olmak.. Öğrenmenin yaşı  yok sözü çok doğru. Yaş 60’a dayandı ama hala öğrenme süreci  bitmedi. Yazının başlığındaki şehir isimlerini özellikle şimdiki  durumlarıyla belirttim. Ama bizim bildiğimiz isimleri bunlar değil. Sırasıyla Selanik,Manastır,Ohrid,Üsküp.  Kongreye otobüsle gittik ve döndük. Yaş itibariyle zor oldu çünkü neredeyse 20 saatlik yol gidildi ve gelindi.  İyi tarafı ise göre  göre  gitmek, istediğin zaman durulması, gezilmesi.  Selanik’te büyük Atamızın müze haline getirilmiş evini gezdik. Selanik için küçük İzmir derler, evet çok doğru.İzmir  Kordonda geziyormuşçasına kendinizi rahat hissediyorsunuz. Belki de Ata toprakları olduğu için insan kendini ona karnında hissediyor olabilir.

     Manastır (Bitola)’ da yine Atamızın okuduğu “ Manastır Askeri  İdadisi (Lisesi)’ ne gittik.” Şimdi müze olmuş. Binanın bir bölümü Atatürk, bir bölümü  arkeoloji  müzesi.  Gerek Selanik, gerekse Manastır da insanlar kuyruk olmuş. Türkiye’nin her tarafından kafileler halinde Ulu Önderlerinin geçmişini, yaşadığı  yerleri  görmeye geliyorlar. Ağlayan insanlar gördüm ve anladım ki Atatürk sevgisi bitmiyor, kuşaktan kuşağa geçiyor, aktarılıyor. 80 yaşında amcalar ve teyzeler ile 4-5 yaşlarında çocuklar aynı kuyrukta müzelere girmek için sıra bekliyor.  Kısacası bu sevgi bitmez.  Ohrid ,göl  kenarında kurulmuş ve Türklerinde çokça yaşadığı bir şehir.  Makedonya’nın turistik ve ikinci büyük şehri.  Çarşısı ikiye ayrılmış bir tarafı Türk çarşısı diğer tarafı Hıristiyan çarşısı. Yemek konusunda hiç sıkıntı çekmiyorsunuz çünkü Türklerin  işlettiği lokantalar da aynı bizim yemeklerimiz var. Fiyatlar bize göre daha ehven. Bir porsiyonla iki kişi doyar. Üsküp, Makedonya’nın başkenti.  Heykeller şehri deniyor ama keşke heykellere harcanan parayı biraz alt yapıya, üst yapıya harcasalardı daha iyi olurdu. Çünkü Makedonya’ da bizim 50 yıl önceki yollarımız var. Virajlı, eski  ve dar yollarda gitmek epey zahmetli  ve tehlikeli. Üsküp’te Osmanlı eseri Camilerimiz var. İbadete açık. Cuma vaktine denk geldik ve cami avlusuyla birlikte tıklım tıklım doluydu.

     Çeşmeler, çarşılar Osmanlı eseri. Mustafa Paşa Camisi 1492’de yapılmış ve dimdik ayakta. İmamıyla konuştuk.  Bize “ Türkiye ‘de Müslüman ve Türk olmak kolay esas zor olan buralarda Türk ve Müslüman olmak, işte biz bunu başarmaya çalışıyoruz onun için bizden uzak durmayın, her zaman gelin, sizi hep yanımızda hissedelim” dedi ve çok da haklıydı. Tetova daha küçük bir şehir. Ohrid ile Üsküp arasında. Gostivar’a komşu.  Bu iki şehirde de Türk ve Müslüman nüfus çoğunlukta.   Tetova’ da Sarı Saltuk’un Harabati Tekkesine uğradık. Şimdi müze olmuş ve herkese açık müze görevlilerden ve içindeki  Bektaşi  tekkesinde gönüllü  olarak bulunan Derviş Baba’dan hem bilgi hem hayat dersi aldık.Ohrid gölünün suyunun boşaldığı Struga’ya gittik.Rehberimiz burada suyun debisinin çok yüksek olduğunu söyledi. Tabi kendisi Erzincan’ın Kemaliyesindeki  suyun debisini  bilmediği için burasını çok sanıyor. Kongrenin sosyal programı yoğundu. Tabi ki bilimsel program daha yoğundu. İki gün boyunca neredeyse her iki saatte bir üç ayrı oturum yapıldı. Naçizane benim başkanı olduğum oturumda “ Discalculi (Diskalkuli diye okunuyor) Öğrenciler” konulu bir bildiri sunuldu.

     Uludağ Üniversitesinden Hülya Bozyokuş  ve Aytül  Durmaz isimli iki akademisyenin sunduğu bu bildiri hepimizin ilgisini çekti.  Disleksi’yi biliyorduk ama bu kavramı duymamıştık. Daha doğrusu sadece biz değil  neredeyse kimse duymamıştı  veya duysa bile ayrıntısını bilmiyordu.”Discalculi” matematik öğrenme zorluğu demekmiş, ve öğrenciler arasında yaygınmış.  İşin garibi bunu  ne öğretmenler ne de ebeveynler biliyor. Bildiri sunan arkadaşlara sordum.  Pedogojik  formasyon eğitiminde bu konu işeniyor mu? Devletin yaptığı bir istatistik var mı? Kaç öğrencide “ Discalculi” tespit edilmiş? Bunu aşmak için neler yapılmalı? Cevaplar beni hayal kırıklığına uğrattı. Öğretmenlik yapacak insanlara verilen eğitimlerde böyle bir konu işlenmiyor. Devletin istatistiği yok. Kaç öğrenci bu zorluğu yaşıyor bilinmiyor. Yani ülkedeki otomobil sayısını, koyun-keçi sayısını, köprü sayısını vs. biliyoruz ama çocuklarımızın yaşadığı bir sorun olan “Discalculi” yi bilmiyoruz. Bildiri sahibi akademisyenleri tebrik ettim ve bu bildirinin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından mercek altına alınmasını tavsiye ettim.

     Umarım bir gören, bir duyan olur ve bu arkadaşlara nedir bu konu diye sorulur. Kongrelerle ilgili de bir eleştiri yapmak istiyorum. Kongrelerde bildiri sunuluyor ama bu sunulan bildirilerin ülkeye, topluma katkısı nedir?  Neyi  çözüyor  veya hangi sorunu ortaya çıkarıyor? Kim okuyor? Kim faydalanıyor? Yoksa sadece  iş  olsun diye, kongre yapmış olmak için mi yapılıyor ve iş ticarete mi dökülmüş? Bütün bunların masaya yatırılması, katkısı olmayan kongrelerin elenmesinin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Bakıyorsunuz  birileri  kongre  düzenliyor ama esas işlerini yapmıyorlar, dersle, öğrenciyle ilgilenmiyorlar.  Akademik teşvik alacağım diye bütün enerjisini  buna harcamaya başlamış çok kişi var. Bana sorarsanız teşvik işini hemen kaldırırım. Akademik personelin maaşına herkese eşit şekilde bir iyileştirme yaparım ve görev süresi uzatmalarında katı biçimde yayın şartı getiririm. İşte o zaman herkesi çalışmaya teşvik etmiş olurum.

 

Hoşçakalın